3
Anlıyorum ama bu imkansız siz bana monet diyorsunuz ben size felsefeden psikolojiden bahsediyorum ikisi elbette bambaşka şeyler." Sözlerime az öncekinden daha alaycı bir gülüşle gülüyor. "Ya okuduklarını anlamıyorsun ya da okuldaki dersler kafanda hiç yer etmemiş senin. Psikoloji dediğin şey başlı başına insandır zaten ona bir monet eserinin içinde rastlamam demek insanlar aslında yoktur demek kadar aptalca." Ve bunun gibi bir kaç hakaretle karışık alaylı cümleyi ardı ardına sıraladı. Ellerime bakarak dinledim onu. Ne zaman bir konuda beni bayağı bulsa gözlerine bakmakta zorlanıyordum. Bakışlarıyla ezebilen biriydi o insanları. İster istemez yanında küçüldüğünüzü hissettiğiniz insanlar olur. Sizi fiili ve sözlü hiçbir eylemle yermeseler de kendinizi yerlerde bulursunuz. Yaşlı kadın bazen böyle birine dönüşüyordu. Ancak bunun mürekkep yalamış biri olmakla hiçbir alakası olmadığını gayet iyi biliyordum. Üniversitemdeki pek çok profesör bu kadındaki bilge duruşun zerresine sahip değildi.
O gün evinde, kesinlikle sahte ama en büyük boylardaki bir kaç tabloyu inceleyerek tartışıyorduk. Renklerin derin bir duyguyu nasıl yansıttığını anlatırken bir yandan da kimisinin fazla abartıldığını iddia ettiği bir kaç ressama sövüyordu. Sanata olan düşkünlüğünün bazen sadece kendi zevkine uygun olanları yüceltmesi olarak görsem de belki benim anlamadığım görmediğim bir şey görüyor diyerek ona kulak kabartıyordum. İlgi alanlarımı sormuştu ilk geldiğimde, masa tenisi oynarım demiştim. Bir de polisiye serileri okurum. Masa tenisi mi, demişti ilginç bulan bir sesle. Buralarda da bir masa tenisi salonu olacaktı bir gün gitmeli, dedi ağzında geveler gibi. Şehre daha hiç inmemiş olmam ve benim ilgilendiğim bir alana o yaştaki bir kadının alakasını acayip bulduğumdan başımı sallamakla yetindim. Masa tenisini fakültenin içinde nadir bulduğum boş anlarımda oynadığım biri vardı. Ona bu tekliften bahsetsem benimle uzun bir süre dalga geçeceğine adım gibi emindim. Ama yaşlı kadına olan saygım ve onunla aramızdaki bu ilginç dersler, başkalarına ondan bahsetmeme engel oluyordu. Hakkında bazen çok daha fazla şey bilmek istesem de her şeyi akışına bırakmak o an çok daha kolay gelmişti. Öğlen mutfaktan bütün eve kokusunun yayıldığı kakaolu keki tabaklara koyup yanına da yaşlı kadının sevdiği gibi papatya çayı demleyerek salondaki sehpaya getirdim. Kendi kek ve papatya çayını alıp kütüphaneye geçti. Aslında tam bu zamanlarda canım hep deli gibi sigara çekiyordu. Ancak tahammülü bile olmadığını belirterek canım sigara çektiğinde uygulamam için bir nefes egzersizi öğretmişti. Çay ve enfes kakaolu kekle kendimi ödüllendirmeden önce salondaki büyük halıya boylu boyuna uzanıyor gözlerimi kapatıyor ve derin nefesler alıp veriyordum. Bir kez bu şekilde halının üstünde yaşadığım rahatlamadan ötürü uyuyakalmışlığım bile oldu. Uyandığımda her zamanki koltuğunda oturmuş nakış işliyordu. Kafamı kaldırdığımı görünce elindeki nakışı koltuğun kenarına sıkıştırarak bana gidip mutfaktaki koltuğa uzanmamı söyledi. Teşekkür ederek dediğini yapmıştım. Bir daha o kadar rahat bir uyku çekmedim.
-
Zamanın bir çizgisi ve sırası var mıydı? Trendeki uzun yolculuğumda düşünmem için verilmiş bir soruydu bu. Bunu daha önce hiç düşünme ihtiyacı hissetmediğimden trendeki yolculuğumda da paketleyip gerçekten ihtiyacım olduğunda düşünmek için aklımın bir köşesine kaldırmayı planlıyordum. Ancak trende enteresan bir hareket vardı. İleri giden vagonların aksine tüm yolcular arka vagonlara doğru ilerliyordu. Bunun zamanla ne alakası var, dedim kendime gülerek. Ama gözlerimi bu tersine yolculuğa kaptırmıştım bile . Ağaçlar ve insanlar geriye ben ileriye doğru gidiyordum sanki. Zamanın bir çizgisi olabilir ama kesinlikle bir sırası yok dedim içimden. Yine de gerçekten ihtiyacım olduğunda düşünecektim bunu. Şimdilik ihtiyacım olan tek şey biraz daha uykuydu.